Ağustos 2026: Seyyah

Ağustos'ta bol bol gezdim. Her biri kısa gezilerdi ama uzun hissettirdi. Sık sık, kısa kısa gezeyim, bir şeyim kalmaz.

Arkadaşımla Madrid’deki metro müzelerinin hepsine gitme hedefimiz var. Bu ay da birkaç tane müzeye gittik. Çoğu bir koridordan ibaret tabii.

Cuma'yı hafta sonu ile birleştirip Leon'a geldik. Madrid sıcağından normal sıcaklıkta bir yere gelmek iyi geldi. Araba kiraladığımız için bir sürü yer gördük ama yolculuk manzarası pek keyifli değildi. Madrid'in etrafı çorak, kıpkuru. Nem desen bazen yok denecek kadar az. Herhalde bundan dolayı yazın İspanya’da çok fazla yangın oluyor.

Leon Camino de Santiago durağı olduğu için benim damga bulma atağı başladı tabii. Leon katedrali hediyelik eşya kısmında çizim defterime damgalarımı bastırdım.

Leon küçük bir yer ama turizm olarak kendini pazarlamayı iyi beceriyor. Bir uzun haftasonu geçirmek şehri görmek için yeterli. Hatta Leon merkezde kalacaksanız, çevre bölgeleri, köyleri ziyaret etmeyecekseniz fazla bile olabilir. 


Burada Gaudí'nin tasarladığı bir yapı (Casa Botines) var, müze olarak kullanılıyor. Şöyle bir dışarıdan bakıp geçtik. 

Leon peynirleriyle ünlü. Güzel bir peynir tabağı yedik, her çeşit çok lezzetliydi. Tabii ki provolone hariç birinin adını hatırlamıyorum. Provolone hatırlama sebebim de bir restoranda yediğimiz fırında provolone. Efsane bir şeydi. Kendime toprak kap aldım. Bir ara yapmayı deneyeceğim.


Plaza Mayor'da çizim yaptım. Yemek saatine kadar Leon sokakları neredeyse boştu. Ağustos sıcaklığının da etkisi vardı. Yemek saati tüm Leon sokaklara dökülmüştü. Hatta sabahın 7’sinde geceden kalanlar vardı. Burada hayat akşam 9 sabah 9'a kadar akıyor anladığım kadarıyla.



Leon yakınında, Castrilla de los Polvazares diye bir köye geldik. Görülecek çok şey yok, yürüyüp çizim yaptım ama köyü çok sevdim. Caminocuların uğrak noktası olduğu için olsa gerek köyde yaşayan 10 kişiye bir restoran düşüyor. 



Sonrasında Astorga'ya geçtik. Leon'dan küçük olmasına rağmen daha turistik gözüküyordu. Camino damgası aldım. Çikolatasıyla ünlü deseler de aldığım çikolatalar beni hiç memnun etmedi. Burada da Gaudí'nin tasarladığı bir saray müze olarak kullanılıyor.


Pazar günü Babia y Luna doğal parkına gittik. Göl görünce benim deniz/yüzme özleminden gözler yaşardı.


Küçük bir yerleşkeye gelip piknik yaptık. Burada lezzet olarak ortalama ama huzur olarak en yüksek kahvemi içtim. Çizimimi de yaptım. Sonra Madrid'e geri döndük.



Yazın Madrid'de belediyenin organize ettiği bir sürü etkinlik oluyor. Bir akşam Fado'ya gittik, efsaneydi.


Bir cumartesi sabahı, 6:30 civarı bütün Paseo de la Castellana'yı, Paseo de la Recoletos'u, Paseo del Prado'yu yürüdük.

Otobüsle günübirlik Manzanares El Real'e gittik. Göl kenarında piknik yaptık, çok iyi geldi.



Kendim Logroño'ya gittim. İspanya'daki 17 özerk bölgeyi gezme hedefim var. Logroño ile beraber tam 10 bölgeye gitmiş oldum.


Logroño çok küçük bir yer. Buraya kafa dinlemeye, okumaya, yazmaya, çizim yapmaya geldim.


Merkezin dışında bir öğrenci yerleşkesinde kaldım. Karanlıkta yürürken biraz gerildim. Ama genel olarak keyif aldım. Tek sıkıntım gece maruz kaldığım gürültüydü. Kendi tecrübelerime göre İspanya'da insanların "gece sessiz olalım" düşüncesine sahip olmadığını söyleyebilirim.


Camino damgalarımı aldım. Damga sorarken sosyal fobi yaşıyorum bazen. Halbuki bu konuda hiç sıkıntı yaşamadım. Son gün antika pazarında çok ucuza pullar buldum. Astorga Katedrali hediyelik eşya dükkanında 8 pula 12 euro vermiştim. Burada 11 euroya 553 pul aldım. Kullanılmış pullar tabii. Artık bütün defterlerimi pullayacağım.



Defterime şunları yazmışım:

“Odama dönerken hareketli müzikler dinledim. Bayağı neşelendim. Gün batımı havası şahaneydi. Direkt odaya girmedim, dağları izledim biraz. Hava nasıl bu kadar güzel nasıl kokabilir? Tanıdım bu kokuyu, Keşan'da yazın gün batımı da böyle kokardı. Günün en sevdiğim zamanıydı; güneş batmaya yakın, etraf sessiz, insanlar evlerine çekilmiş. Hiç bitmesin isterdim bu anlar. Çok da kısa sürerdi, güneş hemen batar, hava kararır, şenlik biterdi.”

“Co-katedral'in bulunduğu meydanda, yuvarlak, taştan yapılma oturma yerlerinin yanında, insanlara bir nevi sırt sırta oturuyorum. Meydan sakin. İnsanlar kendi işlerinde. Kafeteryalar dolu, insanlar dışarıdaki sandalyelerde oturuyor genelde.

İnsanlarla sırt sırta, aramızda mesafeyle ama bir arada oturmak, kendi işlerimizle meşgul olmak iyi hissettiriyor bana. Hepimiz birmişiz gibi. Hiyerarşi yokmuş gibi. Bir tek şu üzerime konup duran minik böceklerden rahatsızım.”

Eylül yazısında görüşürüz.

Yorumlar